|
Hz. Ali ne güzel demiþ: “Din iþi akýlla olsaydý, mestin üstünü deðil, altýný mesh ederdim”. Daha ne arýyoruz? Tarihselcilik ve makasid düþüncesini Hz. Ömer’e dayandýranlar, onun Hacer-i Esved karþýsýnda söylediði þu sözleri hiç duymadý mý?: “Sen bir taþsýn biliyorum, Allah Resulünü seni öperken görmeseydim, seni öpmezdim”. Oðlu Abdullah, Hz. Peygamber’in her hal ve hareketine ram olmuþ. Bunlar akýlsýzca bir iþ mi yapýyor? Yoksa en akýllýca iþ Allah’ýn buyurduðuna ram olmak mý? “De ki: Allah’ý seviyorsanýz bana uyun ki, Allah da sizi sevsin”. Ýlla bir akýllýca sebep aranýyorsa Hz. Ömer’in davranýþý için bu ilahi buyruk yeterli deðil mi?
Elbette Hz. Ömer’in maslahatý dikkate alarak verdiði hükümler de var. Bütün mesele de budur. Nerede nassýn lafzýný/zahirini esas alacaðýmýz; nerede gayesini tespit edeceðimizdir. Mutlak zahircilik veya mutlak gayecilik diye bir þey olamaz. Ama Hz. Ömer’in tutumunu da istismar etmemeliyiz. Sanki Hz. Ömer bugün tarihselcilerin yaptýðý gibi nassýn hükmünü iptal etmiþ, neshetmiþtir. Böyle bir þey olamaz. Hz. Ömer devlet baþkanýdýr. Karþýlaþtýðý sorunlarý çözmekle mükelleftir. Mesela sevad arazilerini gazilere daðýtmayýþýný ele alalým. Burada þu yolu takip etmiþtir: Bir kere bunlarý gaziler arasýnda daðýtmak ileriye dönük olarak ciddi sýkýntýlar doðuracaktýr. Bir ay meseleyi düþündükten sonra “anladým” diyor. “Mallar aranýzda dolaþan bir devlet, bir güç olmasýn” ayetine dayanýyor. Hz. Peygamber’in uygulamasýný da devlet baþkaný tasarrufu olarak deðerlendiriyor. Yani Hz. Peygamber’in uygulamasýný sadece maslahata dayanarak deðiþtirmiyor, o uygulamayý devlet baþkaný tasarrufu olarak deðerlendiriyor. Kendisi de devlet baþkaný olduðuna göre baþka türlü davranabilmenin önü açýlmýþ oluyor. Müellefe-i kulub meselesi de öyledir. Zaten bu konular maslahat içeren konular. Mezhep imamlarý da bu konuda bir teori geliþtirmiþtir. Buna göre Hz. Peygamber’in devlet baþkaný olarak yaptýðý tasarruflar diðer devlet baþkanlarýný baðlayýcý deðildir. Hadisler bu açýdan deðerlendirilmiþ, yer yer tartýþmalar çýkmýþtýr. Zira birinin devlet baþkaný tasarrufudur dediðine, hayýr, bu Peygamber vasfýyla söylediði bir þeydir, diye cevap verilmiþtir.
Burada birkaç noktaya dikkat çekmek isterim. Hz. Ömer sahabidir. Onun gibi bir sahabinin Allah ve Resulünün muradýný kavrayabileceði gözden ýrak tutulmamalýdýr. Sahabi ve diðer nesillerin muradý anlama konusunda bir farklarý olacaðý kesindir. Diðer mezhep imamlarý da örneðin bir hadisi anlamada Hz. Peygamber’in devlet baþkaný tasarrufuyla o uygulamayý gerçekleþtirdiðine atýf yapmýþlardýr. Fakat bir ittifak saðlayamamýþ, bazýlarý hadisin zahiriyle amel edip onu nebevî tasarrufuna hamledebilmiþtir. Dolayýsýyla bu noktada hadisi anlamada farklý anlayýþlar olabilmiþtir. Buradan bize bir tercih imkâný da doðmaktadýr. Ancak þayet Hz. Ömer o hadisin Hz. Peygamber’in devlet baþkaný tasarrufuyla ilgili olduðunu, dolayýsýyla baðlayýcý olmadýðýný söyleseydi, tartýþma bitmiþti. Sahabenin Hz. Peygamber’in muradýný sonraki nesillerden daha iyi kavrayacaðýnda þüphe yoktur. Hele sahabe bir konuda icma etmiþse, yani aralarýnda ihtilaf yoksa muradý anlamýþlar demektir. Hz. Ömer’in uygulamalarýna itiraz eden de olmamýþtýr. Mesela sevad arazisi meselesinde, müellefe-i kulubda muradý anlamýþ, maslahata riayet etmiþtir. Ayný þekilde el kesme cezasýný kýtlýk dolayýsýyla uygulamadýðýnda da muradý kavramýþtý. El kesme cezasý baki ama, maslahata riayet ederek veya þartlarý dikkate alarak onu uygulamamýþtýr. Ama bunlar asla nassýn iptali ve artýk kýyamete kadar geçersiz olduðu anlamýna gelmemektedir. Þartlar aslýna rucu ettiðinde naslarýn zahiri aynýyla geçerlidir. O halde Hz. Ömer’in uygulamalarýyla Fazlur Rahman’ýn tarihselciliði arasýnda nasýl bir fark vardýr. Kýsaca ona deðinelim.
Hz. Ömer nassý iptal etmiyor, onun uygulamasýndaki maksadý kavrýyor ve ona göre davranýyordu. Onun için nassýn tarihsel olmasý gibi bir durum söz konusu deðildi. Dolayýsýyla kendi yaptýðýnýn evrensel, nassýn zahirinin tarihsel olduðunu iddia etmiyordu. Bu, basit gibi gözüken derin bir farktý aslýnda. Fazlur Rahman ise nassýn hükmünü iptal ediyor, kendi tarihî þartlarýnýn kýyamete kadar geçerli olduðunu anlatmaya çalýþýyordu. Bir açýdan kendi tarihî þartlarý (modern zamanýn þartlarý mesela) evrensel ve mutlak; nassýn hükmü de tarihsel oluyordu. Yaþadýðýmýz (modern) þartlarýn gelip geçici olduðunu varsaymýyordu. Bu noktada maslahata riayet prensibiyle tarihselcilik arasýnda aslýnda derin bir fark ortaya çýkýyordu. Maslahata riayeti savunan Þatýbî de asla bu teorisiyle tarihselcilik gibi bir þey kastetmemiþti. Maslahata riayet bazen ihtiyaç, bazen zorunluluktan kaynaklanabilirdi. Nassýn açýkça ortaya koyduðu maslahatlar elbette kýyamete kadar geçerliydi. Bunlar da zaten Ýslam’ýn temel prensiplerini teþkil ediyordu. Ancak maslahata riayet geçici bir þekilde de uygulanabilirdi. Bir dönemde nassýn zahiri maslahata uygun olabilir, uygulanabilirdi, ama þartlar deðiþtiðinde maslahat farklý tecelli edebilirdi. Fakat bu durum asla nassýn artýk geçersiz olduðu anlamýna gelmezdi. Nassýn zahiri bakiydi. Maslahat geri dönebilir, nassýn zahiriyle her zaman amel edilebilirdi. Nastan her zaman yararlanma imkâný vardý. Tarihselcilik ise nassý donduruyor, hükmünü tüm zamanlar için geçersiz kýlýyordu. Bu da yaþanýlan (modern) þartlarýn mutlaklaþtýrýlmasý anlamýna geliyordu. Nassýn tarihi þartlarýnýn evrenselliðinin iptali, ama bizim yaþadýðýmýz tarhî þartlarýn evrenselleþtirilmesi gibi bir duruma kapý aralýyordu. Mesela müellefe-i kulubu ele alalým. Hz. Ömer, makasid gereði bunlara pay vermemiþtir. Ama hiçbir zaman pay verilemeyeceðini söylememiþtir. Ýlginç bir örnek daha verelim. Bir mecliste üç talakla boþamanýn geçerli olmasý… Hz. Ömer bunu kadýnlar lehine geçerli saymýþtýr. Sünnet olan boþama ise böyle deðildir. Ama Hz. Ömer buradaki maslahat veya makasidi sezmiþtir. Ama kendi sezdiði bu durumu mutlaklaþtýrmamýþtýr. Onun yaptýðý ortaya çýkan bir soruna çözüm bulmaktý. O kadar… Fakat sonraki ulema bu konuda icmanýn vuku bulduðunu söylemiþtir. Doðrudur. Ama bu icma sünnetin hükmünü neshetmez. O dönemde hükmün ittifakla öyle uygulandýðýný gösterir. Bununla birlikte bunu doðrudan nesih deðil ama neshe delalet olarak sayanlar da olmuþtur. Ýbn Teymiye ise bunu kabul etmemiþ, sünnetle gelen hükmü esas almýþtýr.
Bir diðer ilginç örnek de Hz. Ömer’in ehl-i kitap kadýnlarla evlenmemeyi bazý sahabilere tavsiye etmesidir. Burada da Hz. Ömer müslüman kadýnlarýn lehine bir tavýr sergilemiþtir. Hz. Ömer ehl-i kitap kadýnlarla evliliði çirkin görmeseydi, müslümanlarýn çoðu ehl-i kita kadýnlarla evlenirdi, müslüman kadýnlarla evlenmeyi de terk ederdi. Hz. Ömer o þartlarda bir maslahatý tespit etmiþtir. Ancak bu hüküm ve tavsiyesi asla ehl-i kitap kadýnlarla evlenmenin haram olduðu anlamýna gelmez. Fazlur Rahman’ýn tarihselliði ile Hz. Ömer’in uygulamalarý arasýndaki derin fark bu noktada ortaya çýkar. Hz. Ömer, kendi þartlarýnda bir maslahatý tespit ediyor ve ona göre hükmediyor. Maslahatý evrenselleþtirmiyor, mutlaklaþtýrmýyor. Her zaman bu hüküm böyle uygulanmalýdýr, demiyor. Mesela Allah’ýn muradý, gayesi aslýnda müslüman hanýmlarla evlenmektir, ama geçici olarak ehl-i kitapla evliliðe izin vermiþtir, esasen maksad ehl-i kitapla evliliði kaldýrmaktýr, demiyor. Fazlur Rahman ise þartlarýn ortaya çýkardýðý bir maslahattan bahsetmiyor. Ýleride þartlarýn deðiþebileceðinden söz etmiyor. Mevcut (modern) durumu mutlaklaþtýrýyor. Buna göre nassýn zahiri hükmü tarihsel, mevcut (modern) þartlarda ortaya çýkan durum evrensel oluyor.
Faizi ele alalým. Fazlur Rahman, haram ribanýn o dönemde tefecilik olduðunu, bugün bankalarýn yatýrým amaçlý faizli iþlem yaptýklarýný, dolayýsýyla bunun riba olmadýðýný söyler. Dolayýsýyla mevcut (modern) durumu meþrulaþtýrdýðý gibi mutlaklaþtýrýr da… Zira banka sisteminde hiçbir mahzur görmez, onun Ýslam’a uymayan taraflarýnýn ýslahýna dair bir þey önermez. Dikkat çekicidir, az da olsa yine makasidi dikkate alarak þöyle düþünenler vardýr: Bugün kapitalist sýnýf banka kredileriyle zenginliðine zenginlik katmakta, insanlarý sömürmektedir. Müslümanlar banka kredisi kullanmadýðý için zayýf duruma düþmekte, ilerleyememektedir. Zenginleþip Ýslam’a hizmet edebilmek için banka kredisi kullanmak mümkündür. Bu yaklaþým Fazlur Rahman’a göre daha isabetlidir. En azýndan mevcut durumu ilelebed meþrulaþtýrmýyor, bir zorluðu aþmayý dile getiriyor. Belki o zorluklar aþýlýnca eski hale dönülebilecektir. Bu, bir ölçüde makul gibi gözükse de yine de kapitalist sistemi meþrulaþtýrma anlamýna geleceði için alternatif arayýþlarý vurgulamanýn daha isabetli olacaðý açýktýr.
Hz. Ömer’in uygulamalarýný Hz. Ali’nin dediði gibi deðerlendirmek gerekir: “Hz. Peygamber içki içme cezasý olarak kýrk celde uygulardý. Ebu Bekir de kýrk celdeyle hükmetti. Ömer ise seksen celdeyle hükmetti. Bunlarýn hepsi sünnettir”. Görüldüðü gibi Hz. Ömer farklý bir uygulama geliþtirdi. Bu uygulama asla Allah Resûlünün uygulamasýný iptal etmemiþtir veya onun uygulamasýyla çeliþmez. Zira Allah Resûlü mutlak anlamda ve uygulanmasý vacip kýlýnan bir cezadan bahsetmemiþtir. Hz. Ömer de bunu sezmiþtir. Bir devlet baþkaný olarak maslahat gereði farklý bir uygulamada bulunabileceðini anlamýþtýr. Ama þartlar deðiþtiðinde bunu tekrar kýrk olarak uygulamanýn önünde hiçbir engel yoktur. Hz. Ömer’in halife tayini ile ilgili þu sözleri ne kadar anlamlýdýr!: “Bir halife tayin etseydim, bu, sünnet olurdu; tayin etmeseydim, o da sünnet olurdu. Hz. Peygamber halife tayin etmeksizin vefat etti. Ebu Bekir ise halife tayin ettiði halde vefat etti”. Kendisi ise onlardan ayrý olarak halife iþini altý kiþilik bir heyete tevdi etti. Elbette Hz. Peygamber’in her yaptýðýna þekilsel olarak uymak zorunlu deðildi. Onun yaptýklarýnýn ne anlama geldiði konusunda iyi yorum yapmak gerekirdi. Sahabe iþte Allah Resûlünün muradýný anlama noktasýnda en yetkin kiþilerdir. Mesele budur. Ýslam’da bu esneklik vardýr. Þimdi kalkýp Ýslam adýna “sadece demokratik bir seçim þekli vardýr ve baþkasý da düþünülemez” denilebilir mi? 1400 senelik müslümanlarýn devlet idaresinin þekli Ýslamî deðil miydi? Hakikati þimdi mi öðrendik. Evet, bugün en güzel, yönetime gelme þeklinin seçim olduðu söylenebilir ve söylemek de lazýmdýr. Ama bu, hiçbir zaman bizim yaþadýðýmýz tarihî þartlarýn evrensel olduðu, mutlaklaþtýrýlmasý gerektiði anlamýna gelmez. Hele sadece bu þeklin Ýslamî olduðu, baþka hiçbir þýkkýn düþünülemeyeceði anlamýna hiç gelmez.
Ezcümle tarihselcilerin bu aþýrý akýl, tarih, maksat, gaye ile ilgili tutumlarýný Falih Rýfký Atay’ýn þu sözlerini göz önünde bulundurarak yeniden deðerlendirmelerini isterim: Falih Rýfký Atay "Çankaya"sýnda þöyle diyor: "Atatürk ibadet devrimine ezan ve namazý Türkçeleþtirmekle baþlamýþtý. Gerçekte verdiði ilk emir ezan ve namazýn Türkçeleþmesiydi. Muhafazakarlarýn sözcülüðünü yapan Ýnönü Önce ezaný Türkçeleþtirelim, sonra namaza sýra gelir demiþti. Arkadan dil ve Kur an metni meseleleri çýkýp namazýn Türkçeleþmesi gecikti. Atatürk sað kalsaydý ibadet reformu olacaðýnda da þüphe yoktu..." Birileri dinde reform yapmak için ateþ yakýyor. Ateþ yakarken gerekçe Batýlýlaþmak…, Muasýr medeniyetler seviyesine çýkmak…. Biz ilahiyatçýlar ise bu ateþe odun taþýyoruz. Gerekçe biraz daha saf duruyor belki: Ýslam’ý yaþanabilir kýlmak, müslümanýn yararýna hareket etmek. Onun için metot tarihsellik, makasid, hikmet vs. oluyor. Sonuç ise reformistlerle ayný kapýya çýkýyor: Dinin hükümlerini deðiþtirmek. Belki gerçekten deðiþtirilebilecek hükümler de var. Maksadýn dikkate alýnmasý gerektiði hükümler de var. Ama bir güveni yýktýnýz mý, kalplere girmek artýk çok zor oluyor. Bunun vebali kimin acaba?
Burada iki öneride bulunmak istiyorum:
1. Dinin bütün emir ve nehiyleri evvel emirde evrenseldir. Hz. Peygamber bizim için evvel emirde bir Peygamberdir. Dolayýsýyla ona ve Kur’an’a ittiba ile yükümlüyüz. Ancak Kur’an’ýn o dönem þartlarýyla ilgili hükümleri de var. Hz. Peygamber’in teþrii amaçlý olmayan sözleri de var. Ne yapmalýyýz? Usûl-i fikýh okumalarýndan anladýðým kadarýyla þunu söyleyebilirim: Usûl-i fýkha göre bir söz umumidir, ama tahsis eden bir ifade varsa o kabul edilir. Bir söz önce hakikattir. Mecaz olduðuna bir delil varsa ona dönülür. Nasta esas olan zahiridir. Ama zahirden dönmeye bizi mecbur býrakan bir delil varsa o kabul edilir. Bir emir önce vucuba hamledilir. Ama nedb veya ibaha ifade ettiðine dair bir delil bulununca ona dönülür. Ýþte bu noktada diyorum ki, metodumuzu iyi belirlemeliyiz. Gelenekten kopmamalýyýz. Buna göre Kur’an’ýn hükümleri evvel emirde evrenseldir. Ama tarihsel olduklarýna dair bir delil, karine söz konusu olduðunda o hükümler tarihsel kabul edilir. Hz. Peygamber’in söz ve davranýþlarý evvel emirde nebevî kaynaklýdýr, ama onlarýn beþerî bir tasarrufla ifade edildiði ve yapýldýðý anlaþýlýrsa ona dönülür.
2. Bazen nassýn kesin hükmüyle herhangi bir müslümanýn bugün yaþadýklarý arasýnda maslahata uygun olmayan þeyler ortaya çýkabilir. Müslüman bir þekilde zor durumdadýr. Nassýn esneme payý da yoktur. Ama müslüman o durumdan kurtarýlmalýdýr. Burada bizim fetva mekanizmasý devreye sokulmalýdýr. Yani bu tür zorluklarý metodoloji deðiþikliðine giderek veya genel metodolojiler geliþtirerek deðil, kiþiyi ve durumunu baz alarak deðerlendirmek gerekir. Burada genel metodolojimizde bulunan istihsan ve maslahat gibi bir prensipten de söz etmiyorum. Onlarýn uygulanacaðý alan varsa zaten onlar uygulanabiliyor. Özellikle kýyas ile oluþan hükümleri (zorluklarý) aþmak için bazen istihsana baþvurulabiliyor. Belki zaruretler yasaklarý mübah kýlar görüþüne dayanmak mümkündür. Hýnzýr eti açlýktan ölümle karþý karþýya kalýndýðýnda caiz olabiliyor. Normalde hýnzýr eti ile ilgili ayette esneme payý yoktur, ama Rabb’imiz ne durumlarda ne yapýlabileceðini de bize öðretiyor. Dolayýsýyla mevzi durumlarý aþmak için bu anlamda fetva mekanizmasýný kullanmalýyýz. Zira fetva kiþiye özeldir. Bir baþkasýný baðlamaz. Ve mesele orada kalýr. Dinin ilkeleri de, nassýn zahiri de muhafaza edilmiþ olur.
Ve 28 Þubat ve sonrasýnda ilahiyatçýlar sahne aldý… 2000’lerden sonra bazýlarýnýn þöhreti kýsa sürse de ilahiyatçý fenomeni devam etti. Onlarýn yanýnda akademi dýþý hocalar da arz-ý endam etmeye baþladý. Bunlarýn her birini irdelemek, ne yapmaya çalýþtýklarýný ortaya koymak bize düþmez. Ama þu kadarýný söyleyelim ki, bazýlarýnýn yüzünden “ilahiyatçýlýk” ciddi bir yara aldý. Din konusunda güvenilmez bir portre ortaya çýkmýþtý. Þükür ki, bu kýsa sürdü. Halk güvendiði ve dayandýðý ilahiyatçýlarý býrakmadý. Onlara sahip çýktý. Ýlahiyatçýlar güven tazelemiþti artýk. Bu güveni sekteye uðratabilecek çýkýþlar yok deðildi. Ancak onlar mevzii bir durum olarak deðerlendirildi. Halkýn en muztarip olduðu konularýn baþýnda unvanýnýn baþýnda Prof. yazan veya belli bir kesimde tefsir sohbetiyle meþhur olanlarýn hadis ve sünnet karþýsýnda olumsuz tavýrlarý geliyordu. Hadisler konusunda retçi bir tavýr hakim oluvermiþti. Bir þey hadisle sabitse o konuda konuþmak kolaydý sanki… Bu çerçevede sahih olarak bilinen pek çok hadis reddedildi. Hz. Ýsa’nýn nuzulu, kadýnlarýn özel günlerinde namaz kýlmamalarý, oruç tutmamalarý, þefaatle ilgili hadisler, kabir azabý, kaderle ilgili hadisler, Hz. Ýbrahim’in üç yalaný, Hz. Musa’nýn ölüm meleðini tokatlamasý, Hz. Peygamber’e sihir yapýlmasý, zina edenlerin taþlanarak öldürülmesi, beþ vakit namazýn Hz. Peygamber’e miracda verilmesi, kadýnlarýn eðe kemiðinden yaratýlmasý, on yaþýnda namaz kýlmayan çocuklarýn dövülmesi, bu ümmetin 73 fýrkaya ayrýlacaðý bu tür hadislerden bir kaçýydý. Bunlar halkýn huzurunu kaçýrýyordu. Her ne kadar dayanaklarý yoruma açýk olsa veya bazýlarý zayýf olsa da bazý hadisler reddedilip geleneksel anlayýþa karþý çýkýlýyordu. Abdestsiz Kur’an’a tutmak, ölünün arkasýndan Kur’an okuyup sevabýný hediye etmek, Hz. Peygamber’i veya evliyadan birini vesile kýlarak Allah’tan istemek, faizin en hafifinin kiþinin annesiyle zina etmesi, salavatýn lafýzlarla söylenen salavat olmadýðý, kaza namazýnýn bulunmadýðý bu tür konulara örnektir. Bunlarýn elbette anlaþýlmasýna yönelik bizim de düþüncelerimiz var, fakat konu o deðil. Bazý hadisler ise tam bir þov konusuna dönüþmüþtü. Mehdiyle ilgili hadisler böyleydi. Bazýlarý mehdi hadislerini inkar ediyor, bazýlarý uydurmalara da dayanarak kendisinin mehdi olduðunu ima ediyor, diðer bazýsý da mehdi var, ama henüz çýkmadý diye tartýþýlýp duruyordu. Uydurma desen deðil, mevzu hadis kitaplarýnda bile olmayan sözde hadislere (!) dayanarak mehdinin mezhepleri kaldýracaðý, din birliðini saðlayacaðý, mehdi çýktýðýnda ona ilk karþý gelenlerin fýkýh alimleri olacaðý iddia ediliyordu. Tamamen saçma olarak nitelenebilecek þeyler din adýna insanlara sunuluyordu. Niyetleri anlamak mümkün deðildi elbet. Ýnsan bir noktadan sonra þaþýp kalýyordu. Din bu deðildi, din böyle anlatýlmamalýydý. Baþka ne diyelim?!
Bazýlarý ehl-i kitabýn da cennete gireceðini savunurken bazýlarý da cehennemin ebedi olmadýðýný dile getirebiliyordu. Konular çýðýrýndan çýkmýþtý. Neye göre, kime göre cevap vereceðimiz karmaþýk bir hal almýþtý. Gerçekten delillerin bizi götürdüðü yere mi gidiyorduk, Kur’an’ý, sünneti anlamaya mý çalýþýyorduk, yoksa halkýn inançlarýný yýkmanýn devrimin ilk þartý mý olduðunu düþünüyorduk, yahut baþka niyetlerimiz mi vardý, derdimiz neydi, ne yapmaya çalýþýyorduk, hiç belli deðildi. Bunlar kamera karþýsýnda tartýþýlacak konular mýydý, bunu da soran yoktu. Sorsanýz bile bunu takan yoktu. Kameranýn þehvetine, ekranýn þehvetine kapýlmýþtýk bir kere… Bizim gerçekten söylenmesi gerektiðine inandýðýmýz ile ekranýn bize söylettirdiði þeyler iç içe girmiþti. Bazen insan içinden “Din bu mu veya dini bunlar mý temsil edecek?!” diyesi geliyordu. Uzmanlýk gerektiren, ulema arasýnda tartýþýlmasý gereken meseleler ekran konusu niçin yapýlýyordu? Anlamak gerçekten zordu. Hem de bütün o farklý farklý ilahiyatçýlara sorulan sorular hep aynýydý. Acaba halkýn kafasý gerçekten karýþmýþ mýydý, yoksa halk da bunlarla dalgasýný mý geçiyordu? Anlamak zordu elbette.
2000’lerden sonra demokrasi taleplerinin yükseldiði bir platformda baþka bir anlayýþ zuhur etti: Liberal Müslümanlýk… Aslýnda Ýslam devleti anlayýþýna bir tepki idi. Ýslam’ýn liberal yorumu çaðýn mantýðýna daha uygundu. Önceden devrimci Ýslam vardý. Yer yer bu sosyalist Ýslam’a dönüþtü. Light Ýslam da vardý. Belki Light Ýslam’ýn bir türevi olarak liberalizm ön plana çýktý. Ak Parti iktidarý da böyle bir anlayýþa zemin hazýrlýyordu. Ak Parti mi bu tür anlayýþý teþvik etti yoksa bu tür anlayýþlar mý Ak Parti’yi ortaya çýkardý, yeterince bilinemedi. Ama siyasal Ýslam’ýn bittiðini yüksek sesle dillendirenler oldu. Gerçekte siyasal Ýslam’ýn ne olduðu tartýþýldý. Biten neydi? Gerçekte siyasal Ýslam bitti mi, yoksa renk veya hüviyet mi deðiþtirdi? Buna cevap arandý. Ancak iktidarda muhafazakâr bir hükümetin bulunmasý tartýþmalarýn verimli sürdürülmesine çok da imkân vermedi. Ýnsanlar bu açýdan biraz kolaycýlýða kaçmýþtý ya da zaman kollanýyordu. Bu arada Hayrettin Karaman tam bir ilim adamý sorumluluðuyla Yeni Þafak’taki köþesinde ýsrarla din, devlet, laiklik, demokrasi, bir arada yaþama, tahammül, hoþgörü konularýný iþledi. Laik kesimden çok eleþtiri aldý. Müslüman kesimden onu savunanlar da çýktý, ama liberal versiyon ona katýlmadýðýný ifade etti. Hayrettin Karaman demiþken o da çok eleþtiri aldý, sapýk olarak nitelendi. Evet, tenkide açýk bazý görüþleri vardý. Ama bir bütün olarak bakýldýðýnda derdi Ýslam olan, derdi ümmet olan bir ilim adamýydý. Ama bizde adam harcamak kolaydý, sanki çok kolay bulunuyormuþ gibi… Ayný þekilde Ali Bulaç da bu konularla ilgili deðiþmeyen bir çizgide düþüncelerini kaleme aldý. Modernizm, sekülarizm, devlet, birey ve özellikle kadýn üzerinde durdu. O da müslüman feminist diyebileceðimiz kesimden eleþtiriler aldý. Elbette baþka güzel kalemler vardýr. Onlarýn eleþtirilicek yönleri de vardýr. Hepsini saymak mümkün deðil. Ama þurasýný ifade etmek gerekirse 90’lý yýllarýn hararetli ve samimi düþünce atmosferi pek kalmamýþtý. Ýnsanlar biraz daha rahatlýða meyletmiþ, kitaptan, ilimden uzaklaþmýþtý. Ve bu þekilde hayat devam etti, ediyor. Bütün bunlar birer yorumdu. Zamanýmýzý anlamlandýrmaya, anlamlý bir þekilde hayatta kalmaya çalýþýyorduk. Dinimize ve deðerlerimize güveniyorduk. Onlarýn var olmasý mücadelesini veriyorduk. Ve bu mücadele kýyamet sabahýna kadar devam edecekti.
Sonuç olarak din söz konusu olduðunda daha ciddi, daha donanýmlý tartýþmalar yapabilmeliydik. Karamsar deðilim, güzellikler var elbet, ama olmadý gibi geliyor bana. Bir þeyleri kaybettik diye düþünüyorum. Kaybettiðimiz þey neydi? Kaybettiðimiz þey edebdi, edeb…. Biz edebi kaybettik… Allah’a karþý, Resûlüne karþý, dinine karþý edebi kaybettik. En önemlisi bilgiye karþý edebi kaybettik. Edeb, had bilmektir, haddini bilmektir, sýnýrlýlýðýný idrak etmektir, kendini bilmektir. Bilgiye karþý tavrýmýzda en ufak bir hiyererarþi söz konusu deðildi. Kur’an, vahiy, sünnet, sahabe, selef-i salihin sahi bunlar bizim için ne anlam ifade ediyordu? Bilgiye karþý edeb her þeyi yerli yerine koymayý gerektirir. Bu manada edeb yoksunluðu bilginin objesine karþý da bir haksýzlýktýr. Baþ tacý edilmesi gereken Kur’an ve sünnettir. Her þey deðiþiyor. Bizlere gündem 24 saat bile dayanmýyor. En bilimsel, en entelektüel tartýþmalar bilemediniz en fazla altý ay sürüyor. Sonra her tartýþma, her bilgi gibi onlar da buharlaþýp gidiyor. Ama geriye baktýðýmýzda bu gök kubbe altýnda elinizde sapa saðlam kalanýn Kur’an ve Sünnet olduðunu idrak ediyorsunuz. Onlardan baðýnýzý koparmamak, onlarý yaþamak istiyorsunuz. Diðerleri birer yorum olarak, gündem tartýþmalarý olarak raftaki yerlerini alýyor. Kur’an ve sünnet bize hayata bakýþ açýsý kazandýrýyor. Sorunlarýmýzý nasýl çözmemiz gerektiðine dair metot öneriyor. Kur’an ve sünnete ittiba esastýr. Bunlar da boþluk olduðunda ictihad ederiz. Hiyerarþiyi tersine çevirmek, sadece vakýayý dikkate almak, aklý ön plana çýkarmak hiyerarþiyi tepetaklak etmektir. Bu aslýnda Kur’an ve sünnete karþý edepsizlik olduðu kadar haksýzlýktýr da… O halde dini, Kur’an’ý, vahyi, metni anlamanýn ilk þartý “baðlam”a bakmak deðil, “edeb”imizi takýnmaktýr. “Baðlam” elbette önemlidir, ama ondan önce “edeb” daha önemlidir. “Edeb”i takýnmak, “anlama”ya hazýr kýlacaðý gibi, bizi aþýrý yorumlardan da koruyacaktýr. Bugün yaþadýðýmýz tam da budur. Onun için diyorum ki, tarihselcilik vardýðý nokta ile sefalet içindedir, bitmiþtir artýk… Yorumlarýmýz sefalet içindedir, medeniyetimize katma bir deðer sunamamaktadýr. (Ýþte bunlar benim nasýl bir duygu atmosferinde olduðumu da gösteriyor zannederim!) Peki evrenselcilerin hiç mi zaaf noktasý yoktur, evrenselciliðin sefalet noktasýna vardýðý durumlar hiç mi yok? Vardýr elbette, onun hikâyesi var, onun da çeliþkileri var. O da bir baþka yazýnýn konusu olsun.
Eh netice itibariyle bizim yaptýðýmýz da birer yorumdur. Bazen düþünüyorum da Hayrettin Karaman hocanýn laikler için söylediði “onlara hoþgörü deðil, tahammül gösterebiliriz ancak” þeklindeki önerisini aþýrý yorumda bulunan müslüman için de söyleyebilir miyiz? Baþka ne yapabiliriz ki!...SON
|