|
Kime ait olduðunu, ne zaman kaydettiðimi bilmiyorum; not defterimde þöyle bir ifade var: “Hakiki bir Müslüman’ýn, birilerine öyle uzun boylu akýl hileleri yapmaya, mantýk oyunlarý oynamaya ihtiyacý olmamalý; hal ve tavrý yetmeli bir þeyleri anlatmak, muhatabýný ikna etmek için. Yatýp kalkmasý, konuþmasý, bakýþý, duruþu yetmeli. O nu görenler ‘Bu ciddi adamda ciddiyetsizlik olamaz, bu temiz yüzde yalan bulunamaz’ demeli.” Aslýnda yazar “Müslüman” demiþ ama kanýmca bu Müslüman olan olmayan her olgun insan için geçerli.
Hâl dili bu; yani, her tavýr bir iþaret… Yazý dilinde bunun karþýlýðý: kullanýlan her kelime bir ölçü, kurulan her cümle bir tanýþýklýk, varýlan her kanaat bir kimlik bilgisi...
Bunlarý niye yazdýn” yazdýðýma gelince…
Bu köþede yayýmladýðýmýz son dört makalede, 9-10 yýl öncesine gitmiþ ve Tam Gün Yasasý’na dair o zamanki görüþlerimizi (aslýnda onlar saðlýk sistemine genel bir bakýþ, bir reform tasarýsý taslaðý idi) sunmuþtuk… Yani “dünkü”leri söylemiþtik. Oysa saðlýk sisteminde köprünün altýndan çok sular aktý. “Bugün yeni þeyler söylemek zamaný cancaðýzým” demiþti ya Hazreti Mevlana... Ýþte ben de bugünkü düþüncelerimi, günümüzdeki doktorlarýn halini, saðlýk camiasý olarak geldiðimiz noktayý, giriþ paragrafýnda bahsedilen “hâl diliyle” anlatayým dedim; kem küm etmeden, lafý dolandýrmadan, yan yatmadan, çamura batmadan... Okuyucu makaleyi okurken beni-bizi görsün, içimizi dýþýmýzý, biz iyice tanýsýn ve deðerlendirmesini ona göre yapsýn istedim.
Aslýnda bütün bunlarý daha geniþ bir kapsamda, bir kitapla dile getirmeye çalýþmýþ durumdayým. Daha önce de bir vesileyle sözünü ettiðim “Doktorum Altýn Kafeste” adlý o kitabýn önsöz’ü ve ithaf’ý, sanýyorum anlatmak istediðimiz meramý dile getirmeye yetecek.
Ýþte o önsöz:
…Ortaokul birinci sýnýfý Rize Lisesi’nde okumuþtum. Okulun ilk günlerinde, þehirden dolmuþla yakýnýmýzdaki bir köye kadar geliyor, oradan da yarým saatlik bir yürüyüþle eve varýyordum. O yürüyüþlerden birinde, þu soruyu sormuþtum kendime: “Ortaokulu bitirdiðimde Türkiye’deki yerim ne olacak?!..”
Daha sonra Ýstanbul’a taþýndýk… Öðlene kadar okula gidiyor, sonra kereste atölyesinde çalýþýyordum. Önceleri orta hâlli bir öðrenci iken özellikle lise iki ve üçüncü sýnýflarda baþarý grafiðim yükselmiþ, üst seviyelere çýkmýþtý. Ýnsanlar soruyorlardý; “Hangi üniversiteye gideceksin, ne olacaksýn?” diye… Aslýnda bu konuda hiçbir fikre sahip deðildim; ne ailemizde ilkokuldan fazla okuyan vardý ne de lisede bunlarý bize öðreten kimse… Soranlara, “Teknik Üniversite’ye gidip doktor olacaðým.” Diyordum! Çünkü en iyi meslek olarak doktorluðu, üniversite olarak da sadece Teknik Üniversite’yi biliyordum, o kadar! Aslýnda bu “bilme” de; “doktorluk” için önlüðün rengi, “Teknik Üniversite” için ise mahallemizin topçu gençlerinden birinden söz ederken söylenen “O hem de Teknik Üniversiteli!” cümlesi kadardý.
Üniversite giriþ sýnavýna hazýrlanmak için atölyeden (sahibi olduðumuz kereste atölyesi) tam dört gün(!) izin vermiþlerdi bana. O sürede iyi hazýrlanmýþ olacaðým ki aldýðým puan, istediðim fakülteye girmeme yetiyordu. O zamanlar “ön kayýt sistemi” vardý ve ben de hem Ýstanbul Üniversitesi hem de Ýstanbul Teknik Üniversitesi’ne baþvurumu yapmýþtým.
Ailemizin güçlü bireylerinden biri, inþaat mühendisi olmamý istiyordu; o zamanlar revaçtaydý çünkü. Ayrýca bizimkiler de Yap-Sat inþaatçýlýða baþlayacaklardý… Yani iþlerine yarayacaktým!.. Oysa ben “baðýmlý olmak” istemiyordum.
Kayýt günü gelmiþti. Tek baþýna idim ve puan kartý da elimdeydi. Üniversite ve mesleklerle ilgili birtakým bilgiler edinmiþtim ama kafam yine de netleþmemiþti. Kararsýzdým, düþünüp duruyordum… Sonunda, “Þehirler gittikçe kalabalýklaþýyor. Bu yollar insanlara yetmeyecek ve göðe çýkmak durumunda kalacaklar. Hâlbuki bizde uçak sanayi de yok pilot da.” diye düþünmüþ ve bu düþünceyle bildiðim üniversiteye(!), Teknik Üniversite’ye gidip uçak mühendisi olmaya karar vermiþtim.
Kayýtlar, Taþkýþla binasý’nda yapýlýyordu. Evraklarý verdim, kayýt sýramý beklemeye baþladým... Önümde sadece bir kiþi kalmýþtý. O an ne düþündüm, nasýl oldu bilmiyorum, ani bir kararla kuyruktan çýktým ve evraklarýmý geri aldým… Uçak mühendisi olmaktan vazgeçmiþtim, doktor olacaktým!..
Taksim’e kadar yürüdüm ve taksi diye damalý bir dolmuþa bindim. Dolmuþ þoförü de fýrsatý kaçýrmamýþtý; taksi olmak daha kârlýydý çünkü!.. Ýstanbul Üniversitesi’nde iki tane týp fakültesi olduðunu ve kayýtlarýn Bayezit’teki kampüste yapýldýðýný duymuþtum; Þoföre, “Bayezit’e çek!” dedim.
Yolda, hangi týp fakültesine gideceðime karar vermeye çalýþýyordum, doðrusu bu konuda da bir fikrim yoktu. “Çapa” kelimesi bana annemin kullandýðý dantel ipliðinin markasýndan baþka bir anlam ifade etmiyordu! “Cerrahpaþa” daha yakýn gibi geldi bana; “Adýnda ‘cerrah’ kelimesi olduðuna göre herhâlde oradan cerrah çýkýyordur.” diye düþündüm!.. Bir saat sonra “Cerrahpaþalý” idim artýk.
…Ýþte böyle baþladý doktorluk maceram!.. Pek çok insan tebrik ederken bazý arkadaþlar da “Kardeþim ne iþin var týp fakültesinde? Altý yýl bu, biter mi? Hep okuyacaksýn, hep okuyacaksýn; gecen olmayacak, gündüzün olmayacak!” filan diyordu bana… Doðrusu etkilenmiyor da deðildim; evet, “Doktorluk, üstün bir meslekti” ama bu altý yýl da kolay bitecek gibi gözükmüyordu!..
Kaydýmý yaptýrmýþtým ve geri dönüþü yoktu artýk bu iþin… Bir gün, atölyemizin bitiþiðindeki camcý dükkânýnda oturuyor, arkadaþlarla bu minval üzere konuþuyorduk. O sýrada bir otomobil önümüzde durdu, þoförü indi ve bize doðru yürüdü. Elinde tuttuðu bir kâðýdý göstererek, “Buna çerçeve yapar mýsýnýz?” dedi. Merak edip göz ucuyla þöyle bir baktýðýmda, kaðýdýn üst kýsmýnda “Ýstanbul Üniversitesi Týp Fakültesi Diplomasý” yazdýðýný gördüm!.. Tanýþtýk, biraz sohbet ettik. Þimdi ismini hatýrlayamadýðým doktor abi o gün, “Takma kafana, mühim olan girmek, girince biter, hem de göz açýp kapayýncaya kadar.” demiþti bana… Yýl 2010, tam otuz yýl oldu mezun olalý!..
Önsöz, kýsmet olursa haftaya devam edecek…
|