“Konuþmak” ve “yazmak” bilgi alýþveriþinin muhkem yollarý. Her birinin kendine özgü özellikleri, zorluklarý var. Mesela, yazýlarda, konuþmalara göre çok daha dikkatli olmak, temelleri saðlam tutmak, detaylarý da kaçýrmamak gerekiyor. Zira yýllar sonra bile hesabýný vermek durumunda kalabiliyor yazar; söz uçup gidiyor ama yazý öyle deðil çünkü. Hele yazýlanlarla toplumun huzuruna çýkýlýyorsa...
Doðrusunu söylemek gerekirse en zor olanlardan biri de uzmaný olmadýðýnýz konularda yazmak; ayaðýnýzý bastýðýnýz yerden emin olamýyor, her attýðýnýz adýmda “acaba?” diyorsunuz. Temel, zemin, kalýp meselesi bu tabii... Ama önünüze öyle sorunlar geliyor ki gözünüzü de kapatamýyorsunuz. Sorumluluk hissediyor, “bu iþ sadece bir kesim insanýn iþi deðil” diyorsunuz. Ve kendinizi bile bile tehlikeye atýyorsunuz; þu an benim yaptýðým gibi.
Bu durumlarda þöyle düþünüyorum: Belli bir yaþa gelmiþ, az çok okuyup yazmasý olan bir insan olarak konuyu araþtýrayým, mevcut bilgilerime olabildiðince bir þeyler katayým, sonra da bunlarý yaþadýklarýmla bütünleþtirerek insanlara sunayým... Herhangi bir iddiam yok. Gayem; okurken-yazarken anladýklarýmý, konuyu öðrenmek için fýrsat bulamayan insanlara, uzmanlarýnýn kullandýðý zor anlatýmlardan uzak sade bir dille aktarmaya çalýþmaktýr sadece.
Böyle bir konuyu ele alýrken pek çok kaynaða bakýyorum. Edindiðim bilgileri harmanlayarak kafamdakilerle bütünleþtiriyor, saðlam-anlaþýlýr bir cümle haline getirdikten sonra zihnimdeki temellere oturtmaya çalýþýyorum. Bu arada... Yazdýklarýma bilimsel bir makale gözüyle bakmadýðým için çoðu zaman, dile getirdiðim fikirlerin kaynaklarýna iþaret etmiyorum. Ancak, bu yazý serimizde bir kitaptan, Doç.Dr. Þahin Gürsoy ve Prof.Dr. Recep Kýlýç’ýn “Türkiye Aleviliði[1]” adlý çok deðerli eserinden fazlasýyla yararlandýðýmý belirtmek istiyorum.
Ülkemizde din söz konusu olduðunda en çok tartýþýlan konulardan biridir Alevilik. Sadece din de deðil; ideoloji, insan haklarý, dinler tarihi, siyasi tarih, rejim, partiler, devletin birliði-bütünlüðü, Avrupa Birliði adaylýðý süreci gibi çok farklý konularda da. Ýlginç olan, bu meselede, neredeyse herkesin ve her kesimin farklý bir görüþ ortaya koymasýdýr. Benimse en çok dikkatimi çeken, bu tartýþmalarýn yazýlý kayýt ve gerçekliklerle deðil, daha çok sözlü anlatýlar, iddialar ve peþin hükümler-inanýþlar üzerinden yapýlýyor olmasýdýr. Ben bunu, bilgi bazýnda “temellerden yoksun” oluþumuza ve kâmil insan olmak anlamýndaki eksikliklerimize baðlýyorum.
Temeller olmayýnca tartýþmalar da seviye kazanamýyor elbette. O zaman bir “münazara” deðil “münakaþa” yapýlmýþ, bu kavgayý dinleyen-izleyen insanlar da “taraftarlýðýn” ötesine geçememiþ oluyor. Netice itibarýyla bir uzlaþma ve barýþ ortamý saðlanamýyor, insanlarýn karýþýk olan kafasý netleþecek yerde daha da karýþýyor.
Mesela, günümüz Alevi önderlerinden Alevi Bektaþi Federasyonu Baþkaný Ali Balkýz’ýn “insanýn ölmediðini, reenkarnasyonla yeniden dünyaya geldiðini, Hz.Ali’nin Mustafa Kemal olarak zuhur ettiðini” öne sürecek kadar Kur’an’dan uzak hali ile Baþbakaný tesettürlü hanýmlarla, salavat getirerek karþýlayan, bu yönüyle mutad bir Sünni’den çok da farký olmayan Caferilerin lideri Selahattin Özgündüz’ü nasýl ayný Alevilik kefesine koyacaðýz?.. Ya 12 Eylül Anayasa deðiþikliði oylamasýnda “evet” diyen Dünya Ehl-i Beyt Vakfý Genel Baþkaný Fermani Altun ile “hayýr” diyen Cem Vakfý Genel Baþkaný Ýzzettin Doðan’ýn görüþlerini?!. Hangisini Alevilik olarak kabul edeceðiz? Kabul ettiðimiz þeyi zihnimizdeki, gönlümüzdeki, dahasý Kur’an’daki sünnetteki dinin neresine koyacaðýz? Yoksa bütün bunlarý mezhep-tarikat ekseninde bir dinsel algýlayýþ, bir yön arayýþý olarak mý göreceðiz?.. Bu mesele üzerinde durmamýn, öðrenmeye çalýþmamýn ve öðrendiklerimi yazmamýn asýl sebepleri iþte bunlar.
Alevilik nedir, içeriðinde neler vardýr, nasýl ortaya çýkmýþtýr, dinsel-sosyal-kültürel-siyasal-tarihsel kökleri nerelere kadar uzanmaktadýr? Teologlar, sosyal bilimciler bu meseleye nasýl bakýyor?.. Doðrusu bu araþtýrmayý yapýncaya kadar doyurucu cevaplar yoktu kafamda bütün bunlar için. Temel bilgilerden, bilimsel özden, özellikle iþin sosyolojisinden yoksundum. Olayýn taraflarýna, belki biraz da sevdiðim Alevi arkadaþlarýmýn etkisiyle yapýcý, yumuþak, ötekileþtirmeye karþý duran bir anlayýþla bakýyordum o kadar. Oysa þimdi ayaklarý daha bir yere basan, içselleþtirilmiþ bir bakýþým var Aleviliðe. Ýþte bunlarý paylaþmak istedim okuyucumla.
...Hemþire haným bu soruyu sorduðu zaman ameliyathanedeydik: “Hocam bu kitabý hep elinizde görüyorum. Okumasý mý zor yoksa vaktiniz mi olmuyor?” Haklýydý; kitap neredeyse altý aydýr gelip gidiyordu benimle birlikte ameliyathaneye çünkü. Evet, zor bir kitaptý. Sevgili dostum deðerli sosyolog Þahin Gürsoy’la konuþtuðumda, kitabý hazýrlarken 600’den fazla kaynaktan istifade edildiðini belirtmiþti. Eh, böyle hazýrlanmýþ bir kitabýn da gerçek bir “sosyoloji ders kitabý” gibi okunmasý, hemen her paragrafýnda durup düþünülmesi, anlaþýlamayan yerlerde de yardýmcý kaynaklara baþvurulmasý gerekiyordu tabii... Yazý serimiz daha çok bu kitabý esas alarak vücut bulacaktýr.
Ýlk anlaþýlmasý gereken...
Göç olgusunun Türk tarihinde çok önemli bir yeri olduðu bilinen bir gerçektir. Orta Asya’dan Adriyatik’e kadar uzanan göç yollarý üzerinde pek çok toplumla yaþanan temaslar milletimizde sosyokültürel deðiþimler yanýnda dinsel anlamda da farklýlaþmalar getirmiþtir. Bu arada, günümüzde de olduðu gibi, dinsel farklýlaþmalarýn siyasal bazý sonuçlar doðurduðunu, buna karþýlýk siyasetin de dinsel yapýlanmayý etkilediðini unutmamak gerekiyor.
Sosyal çevrenin insanlarýn algýlamalarýný, alýþkanlýklarýný, yaþam biçimlerini etkilediði, bu meyanda dinsel öðretileri de kendine göre þekillendirdiði genel kabul gören bir sosyolojik düsturdur. Bu þekillenmeyle; semboller, ritüeller, törenler, uygulamalar ve diðer dinsel öðeler farklýlaþýr. Amiyane tabirle insanlar yaþadýðý gibi inanmaya baþlar ve inandýklarýna da yaþadýklarýyla anlam kazandýrýr. Neticede toplumun algýlamasý ile birlikte dini dünyasý deðiþir. Bu durumun kurumsallaþtýðý oranda da sanki yeni bir din ortaya çýkmýþ gibi olur.
Aslýnda etkileþim karþýlýklýdýr. Sosyokültürel yapý din algýsýný deðiþtirirken, din de sosyal ve kültürel yapýyý etkiler. Kanýmca Alevilik konusuna girerken “en baþta kavranmasý gereken noktalardan biri” budur.
Alevilik nedir?
Aleviliðin özde, (bir kýsmý) Türklere has “bir Ýslam dini yorumu” olduðunu kabul edenler vardýr. Oysa bazý Kürt aþiretlerinin Alevi olduðu ya da Arap soylu olan toplumlarda da Alevilerin bulunduðu (Nusayriler) bilinmektedir. Özetleyecek olursak: Alevilik, anlattýðýmýz çerçevede oluþmuþ; sosyokültürel, dinsel, siyasal temelli bir olgudur. Aleviliðe kanýmca; “Ýslam’la karþýlaþan bazý göçer Türk topluluklarýnýn bu dini, sosyal, kültürel, ekonomik ve bölgesel yaþamlarýna uygun olacak þekilde algýlamasýdýr” denilebilir. Yeri geldikçe bu tanýma baþkalarýný da ilave edeceðiz.
Burada üzerinde durulmasý gereken bir baþka yön; günümüz dünyasýnýn gerçeklikleriyle, þehre inmek durumunda kalan bu göçer topluluklarýn, kapalý cemaat tarzý yaþamdan sosyal yaþama geçmeleri sonucunda geleneksel Aleviliðin doku ve yapýlanmasýnda ciddi deðiþiklikler olduðudur.
Farklý Alevi gruplarýný nasýl yorumlayalým?
Türklerin göç yollarý ve yerleri ile bu sosyolojik gerçeklikler birlikte düþünüldüðünde, Aleviliðin Kýzýlbaþlýk, Bektaþilik vs þeklinde çeþitlilik arz etmesini de doðal karþýlamak gerekiyor. Ve Ali Balkýz’ýn, Selahattin Özgündüz’ün, Fermani Altun’un, Ýzzettin Doðan’ýn, birbirinden çok farklý din algýsý ve Alevilik anlayýþlarýný da tabii.
Ancak peþin söyleyelim: Eðer millet olarak huzur bulmak istiyorsak; her ne olursa olsun, toplumsal dokuyu oluþturan farklý gruplarý ve onlarýn sosyal, dinsel, kültürel veya etnik dinamiklerini olduðu gibi kabul etmek, bunlarý bir ayrýþma deðil, zenginlik unsuru olarak görmek gerekiyor; inanýlanlar, söylenilenler, yapýlanlar kabul edilemez gibi görünse bile!.. “Yaratýlaný yaratandan ötürü seven” Ýslami anlayýþ da, insan hak ve özgürlüklerini “olmazsa olmaz” sayan demokrasi de, “aklýn yolu birdir” diyen rasyonalizm de bunu vaaz ediyor çünkü.
Meseleye “azýnlýk” anlayýþýyla bakýlabilir mi?
Meseleye “azýnlýk” ya da “büyük balýk küçük balýðý yutar” felsefesiyle bakmak ve “memleketin asýl sahibi, efendisi biziz” demeye kalkmak; insanlýktan nasiplenmemiþ olmak bir yana tarihten ders almamak anlamýna da gelir ki bu, akla ziyan durumdan baþka bir þey deðildir. Zira azýnlýk kavramý, sosyologlarca “ýrksal, etnik, biyolojik ya da diðer özellikler temelinde baskýya uðramýþ veya damgalanmýþ topluluklar” þeklinde tanýmlanmaktadýr. Bunlarý; dinli olsun dinsiz olsun, Sünni olsun Þii olsun hangi akl-ý balið insan kabul edebilir? Ayný coðrafyada bir arada yaþadýðýmýz, tarih boyunca ortak kaderi paylaþtýðýmýz, “Ali, Hüseyin” deyince yürekleri sýzlayan bu insanlar nasýl ezilmeye, sindirilmeye, damgalanmaya müstehak görülebilir?..
Lozan antlaþmasýndaki “din farklýlýðýný” önceleyen azýnlýk tanýmýný Alevilere yakýþtýrmak ise hiç mümkün deðildir... Farklý din nerede ki?.. Doðrudur; hem Alevilerin kendileri arasýnda hem de kendileriyle Sünniler arasýnda çok ciddi dini anlayýþ ve uygulama farklarý vardýr, ama marjinal gruplarý bir kenara býrakýrsak, Alevilerden “Biz baþka dindeniz” diyen bir cemaat ben bilmiyorum. Varsa da onlarý Alevi olarak kabul etmek mümkün deðildir... Durum böyle olduðuna göre, “ben Müslüman’ým” diyen bir insana, kimin “yok sen Müslüman deðilsin” demek hakký olabilir? Hangi insan ya da cemaatin “dinin asýl sahibi, tek temsilcisi biziz” deme hakký vardýr?..
Evet, her cemaat kendi anlayýþýnýn Ýslam’ýn en doðru þekli olduðuna inanabilir. Bu çok normaldir ve kanýmca bu, kiþinin imanýný güçlendiren, cemaatine, dinine baðlýlýðýný arttýran bir durumdur da. Ama bütün insanlýða hediye edilen Kur’an ve Ýslam nasýl bir kesimin, bir kýsýmýn malý olabilir?..
Türk kimliði ve kültürünün Ýslam dininden önemli ölçüde etkilendiði, hatta Türk kimliðinin bu dinle birlikte yeni bir tanýma kavuþtuðu sosyologlarca kabul edilen bir gerçektir.
Bunun en çarpýcý örneklerinden biri, Haçlý seferlerinin arkasýndan, Müslümanlarýn Batý’ya doðru yaptýðý harekâtlarda, Avrupalýlarýn bunu “Müslümanlar geliyor” deðil “Türkler geliyor” þeklinde ifade etmesidir. Bu söylem, nüfusunun çoðunluðu Türk olmayan Osmanlý’nýn Avrupa ile olan iliþkilerinde de deðiþmemiþti. Onlarýn gözünde Müslüman demek Türk demek, Türk demek Müslüman demekti.
Türkmen, Yörük, Kýzýlbaþ nedir?
“Ýslam dini Türklerin hayatýna sosyo-kültürel anlamda pek çok zenginlik kattý” derken, Türklerin de tarihten gelen deðerleriyle dinin genel anlayýþýna güzellikler kazandýrdýðýný, dinin algýlanmasýný kolaylaþtýrdýðýný, deðiþik coðrafya ve kültürlerde dinin yaþanýlmasýndaki zorluklara kendine özgü çözümler getirdiðini kabul etmek gerekiyor... Anadolu Aleviliðinde çok önemli figürler olan Türkmen, Yörük, Kýzýlbaþlýk gibi kavramlarý da bu çerçevede ele almak doðru olacaktýr kanaatindeyim.
“Türkmen” ifadesi, genellikle “Müslüman olan Türk” anlamýnda kullanýlmaktadýr. Onu, “Türk-emin” ya da “Türk-iman” þeklinde okuyanlar da vardýr. “Yörük” kavramýnýn ise “yürümek” ile eþ anlamlý olan “yüðrük” kökünden geldiði ve göçer topluluklar için kullanýldýðý bilinmektedir. “Yörük” kavramýnýn Türkmen sözcüðünü de içine aldýðýný ve kültürel, dinsel bir içerik kazanarak “hayvancýlýkla geçinen göçebe Müslüman Türk” anlamýnda kullanýldýðýný da söylemek gerekiyor.
“Kýzýlbaþlýk” ise kökenleri Orta Asya’ya kadar uzanan, Osmanlý döneminde “ehl-i beyt’e baðlýlýk ve saygý”da diðer boylarýn önüne geçen bazý göçer Türklere, baþlarýna giydikleri kýzýl börkten ötürü verilen isimdir. Sosyal-kültürel-dinsel bir anlam içeren Kýzýlbaþlýk deyimine, zaman içerisinde, Safevi Devletiyle olan yakýn iliþkileri neticesinde siyasi bir anlam da yüklenmiþtir. Bu noktadaki ayrýlýklar yanýnda özellikle sembolleri öne çýkaran dinsel farklýlaþmalar sebebiyledir ki, Selçuklular zamanýnda ayný anlamda kullanýlmakta olan Türkmen-Yörük kelimeleri ayrýþmýþ; Türkmen deyimi daha çok Kýzýlbaþ/Alevi Türk boylarý, Yörük deyimi ise Sünni Türkler için kullanýlýr olmuþtur.
Aleviliði anlamak için...
Sadece dinsel deðil sosyo-kültürel, siyasal, tarihi pek çok yönü olan Aleviliðin mahiyetini kavrayabilmek için din, halk dini, mezhep, tasavvuf, cemaat, tarikat gibi kavramlarýn bir ölçüde de olsa bilinmesi gerekiyor. Bütün bunlar elbette bir gazete köþesine sýðdýrýlabilecek þeyler deðil. Biz sadece asýl konumuza zemin teþkil edecek kadar özlü bilgileri vermeye çalýþacaðýz.
Çoðu Ýslam düþünürünün üzerinde mutabýk kaldýðý söylemlerden hareketle, dini; “Akýl sahiplerini, kendi özgür iradeleriyle iyi olan iþlere sevk eden, onlara hem bu dünyayý hem de öbür dünyayý kazandýracak bir inanç, duyuþ, düþünüþ, davranýþ, yaþayýþ biçimi sunan vahiy kaynaklý ilahi bir olgudur” þeklinde tanýmlayabiliriz sanýyorum. Dini, “tanrýya olan mutlak baðýmlýlýk hissini duymak” þeklinde tanýmlayanlarla, onu “ahlaki bir hayat sürdürmek” noktasýna kadar indirgeyenler (genellikle yabancý filozoflar) de vardýr.
Dinin objesi ve hedefi insan olduðuna göre onun deðiþik coðrafyalarda yaþayan insanlarca farklý algýlanabileceðini, toplumlarýn duyuþ, düþünüþ, davranýþ, anlayýþ, kavrayýþ ve mevcut yaþayýþ biçimleriyle etkileþebileceðini de kabul etmek gerekiyor. Ýþte bu anlamda, ortaya çýkan ve toplumsal dokuya uygun bir þekil kazanan dine sosyologlarca “halk dini” denilmektedir. Bu “halk dini” algýsý içerisinde, halkýn mevcut kültüründe var olan geleneksel öðeler (mitolojik deðerler, sözlü aktarýmlar, deyiþler, diðer folklorik unsurlar) de asýl dinin (Ýslam) akideleriyle birlikte yaþamaya devam eder. Burada altýnýn çizilmesi gereken þey “aslýnda deðiþenin din deðil dini anlayýþ” olduðudur. Aleviliðin köklerinde, Ýslam öncesi dinsellik ve geleneksel kültürden böylesine etkilenen bir dinin ya da din anlayýþýnýn çok önemli bir yeri olduðu kuþkusuzdur.
Aleviliðin ortaya çýkmasýnda tasavvuf olgusunun da yeri büyüktür. Ýsmini ilk dönemdeki kimsesiz ve yoksul Müslümanlarýn oluþturduðu topluluk (Suffa) gibi yaþamaktan ya da Arapça temizlik anlamýna gelen “saf” kökünden alan tasavvuf, Anadolu’daki göçer Türklerin kültürüne uygun þekilde geliþerek Aleviliðin oluþmasýna zemin hazýrlamýþtýr. Tasavvufta asýl olarak “bireysel anlamda benliðini körleme” gayreti vardýr ki bu derinleþerek “Dünyaya karþý mesafeli durma, bir lokma bir hýrka” anlayýþýna kadar da uzanabilir.
Sünnilik, Þiilik ve Alevilik
Þüphesiz ki Aleviliði anlamak için Sünnilik (Ehli Sünnet) ve Þiiliðin (Þia) ne olduðunu, bir ölçüde de olsa bilmek gerekiyor.
“Sünnilik”;“aslýna rücu” babýnda, Kur’an’ýn ve Sünnetin (Ehli Sünnet) daha iyi anlaþýlmasý ve Hz.Muhammed (SAV) dönemindeki þekliyle yaþanmasýný esas alan dini anlayýþtýr. Emeviler ile Haþimiler arasýnda yaþanan siyasal çekiþmelerden huzursuz olan Müslümanlarýn “bir orta yol arayýþý” olarak doðduðu kabul edilmektedir. Ülkemizde yaygýn olan “Hanefi Mezhebi”nin kurucusu Ýmam-ý Azam da bu anlayýþýn önderlerinden biridir.
“Þiilik” ise; Peygamberimizden sonra, Hz.Ali’nin halife olmasý gerektiðine inanan, diðer dini figürlere göre Hz.Ali ve Ehli Beyt (Hz.Muhammed’in ailesi) sevgisini daha fazla öne çýkaran, Hz.Ali’nin siyasi bir cinayete kurban gitmesi ve Kerbela’da Hz.Hüseyin’in katledilmesiyle siyasi bir içerik de (Emevi karþýtlýðý) kazanmýþ olan anlayýþtýr.
Birçok teolog Þiiliði bir “siyasal Ýslam mezhebi” olarak kabul eder. Ancak (küçük de olsa) bazý gruplarda bu sevgi, saygý ve yüceltme o kadar ileri götürülür ki Hz.Ali’nin peygamberliðini (haþa!) öne sürenler bile vardýr. Bu ve benzeri gruplarýn günlük yaþantýlarýnda, Hz.Ali’nin sürdüðü hayat tarzýný gösterecek emarelerin (en azýndan ifade ettikleri sevgi oranýnda) görülmemesi ise (özellikle ibadet anlamýnda) olayýn, salt bir sevgi-saygý meselesi olmaktan ziyade “siyasi bir konu olarak algýlandýðýný” düþündürmektedir.
Günümüzde daha çok Azerbaycan, Irak, Ýran, Suriye, Lübnan’da taraftar bulan Þiilik; Caferilik, Ýsmaililik, Zeydilik gibi kollara ayrýlýr.
Alevilikle Þiilik ayný þey midir?
Burada dikkat çekilmesi gereken nokta Þiilik ile Aleviliðin benzer ama ayný þeyler olmadýðýdýr. Hz.Ali ve Ehli Beyt sevgisi, siyasal sebepler, kültürel yakýnlýk, Muharrem orucu, kayýp Ýmam gibi ortak konular Alevilikle Þiiliði benzeþtirir. “Eline, beline, diline sahip olmak” þeklinde özetlenebilecek “Alevi ahlak anlayýþý” ise (diðer bütün dinlerde de olduðu gibi) ortak payda olarak gözükmektedir.
Aslýnda, Alevi kelimesi Yeniçeri ocaðýnýn kapatýlmasýna kadar “Hz.Ali takipçileri” anlamýnda, Þiiler için kullanýlmýþtýr. Ancak sonralarý bu isimlendirme daha çok Bektaþi ve Kýzýlbaþlar (Kürt Alevileri) için kullanýlmaya baþlanmýþtýr. Karýþýklýk belki de buradan kaynaklanmaktadýr.
Bütün bunlarýn sonucunda Aleviliðe, (bazý marjinal gruplar hariç); “Erenlerin geleneksel inanýþ ve kültür öðelerini de içeren, (aslýnda çoðu) Ayet ve Hadis’e dayanan özlü söyleyiþleri ve bunlarýn kuþaktan kuþaða aktarýlmasýyla yapýlanan, itikat ibadet ve muamelattan ziyade mistik yönü aðýr basan (ama nihayette, Ýslam dairesi içerisinde kabul edilmesi gereken) bir din anlayýþýdýr” diyebiliriz diye düþünüyorum.
Bir cümle ile söylemek gerekirse; “Alevilik Anadolu Þiiliðidir” denilebilir. Aradaki asýl fark; Arap yarýmadasý ve Ortadoðu’da, daha çok siyasi niteliðin öne çýkmasýdýr.
Bir baþka grup gibi görülen Caferilerin Anadolu Aleviliðinden farký ise kendilerini Azeri olarak nitelemeleri ve özellikle tesettür-ibadet anlayýþlarýnda Sünnilere yakýn oluþlarýdýr.
Türklerin Ýslam’la Tanýþmasý
Bilindiði gibi Türklerin Ýslam’la ilk temaslarý Hz. Ömer’in ordularýnýn Maveraünnehir, Horasan diyarlarýna yaptýðý seferlerle vuku bulmuþtur. Gönüllü tebliðcilerin telkinleri ve ticaretle geliþen iliþkiler Türklerin Ýslam’ý tanýmalarýna imkân vermiþtir. Abbasiler döneminde Türklere verilen askeri ve idari görevler ise tasavvuf aðýrlýklý Sünni anlayýþýnýn Türkler arasýnda yaygýnlaþmasýnýn kapýsýný aralamýþtýr.
Türklerde Sünnilik bu þekilde kökleþirken, Ýran üzerinden gelen dini-mistik-mitolojik karýþýmlý anlatýlar bu dinlileþmeye baþka bir boyut katmýþ ve özellikle göçerlerde, Aleviliðin taraftar bulmasýný saðlamýþtýr. Ancak siyasi etkiler yanýnda, kültürel birikim eksikliði ve ekonomik þartlar yeterli kurumsallaþmanýn oluþmasýna imkân vermemiþtir. Ve sonuçta din, yazýlý kültürel temellerden çok sözlü anlatýlara ve ritüellere dayanan bir görünüm almýþtýr.
Her göçer boyun kendine özgü kapalý bir kültür dünyasý olmasý Aleviler arasýnda da farklý algýlamalarýn ve tarzlarýn ortaya çýkmasýna yol açmýþtýr. Bu topluluklarýn göç yollarý üzerinde karþýlaþtýklarý deðiþik kültürlerden etkilenmeleri sonucunda; temelinde Türk kültürü olan, Ehli Beyt sevgisi derin ama Müslümanlýðý (entelektüelite, itikat-ibadet-muamelat anlamýnda) o kadar da derin olmayan din algýlamalarý ortaya çýkmýþtýr. Bugünkü gruplarýn, (Birinci yazýmýzda bahsettiðimiz: Balkýz, Doðan, Altun, Özgündüz) birbirinden çok farklý görüþlerinin temelinde yatan asýl sebep bu olsa gerektir.
Þeyhlikten þahlýða!..
Siyasi tarihte ve dinler tarihinde siyasi iktidarla dini otorite iliþkilerinin þüphesiz çok önemli bir yeri vardýr. Bu iliþki bizde, Karahanlý’lardan Osmanlý dönemine kadar, genellikle bir denge içerisinde götürülebilmiþtir. Araya bir mesafe konmuþ ama dini kurumlarýn geliþmesine yönelik kolaylýklar (vergiden muafiyet, askerlikten muafiyet, yardým toplama izni gibi) da saðlanmýþtýr.
Bu sebeplerle Þah Ýsmail’in dinle siyaseti bütünleþtiren “Þeyhlikten þahlýða giden yol politikasý” (Þeyh Ýsmail Þah Ýsmail olmuþtur!) Anadolu’da maya tutmamýþtýr. Tam tersine, mesela, Hacý Bektaþi Veli’nin devletle barýþýk, hoþgörülü din yaklaþýmý (ve bu yolla Yeniçeri üzerinde kurduðu etkinlik) Devlete güç katmýþ, ülke sýnýrlarýnýn Balkanlara kadar geniþlemesine yardýmcý olmuþtur.
Ancak, Ýmparatorluk çapýnda olmasa da siyasi kalkýþmada bulunan bazý þeyhlerin, Osmanlý’da idam edildiði bilinmektedir. Devlet-i ebed müddet için kardeþini ya da çocuðunu katleden bir anlayýþýn (ki benim hiçbir suretle katýlmadýðým bir düþüncedir bu) bu tür bir kalkýþmaya müsaade etmeyeceði çok da anlaþýlmaz bir þey deðildir. Bu bakýmdan, bu idamlarý Sünni-Þii çekiþmesi þeklinde yorumlamak ve günümüzde dahi bir ayrýþma konusu olarak görmek, haklý bir sav gibi gözükmemektedir.
Alevilikte Þamanizm izleri...
“Aleviliðin, Þamanizmin bir versiyonu olduðu” þeklindeki iddiayý, bir bütün olarak haklý ve tutarlý görmek çok mümkün deðildir. Ama izlerini taþýmadýðýný söylemek de yanlýþtýr. Ýlinti; sosyal yaþam ile din arasýndaki etkileþimden kaynaklanmaktadýr aslýnda.
Bu çerçevede deðerlendirildiðinde, Türklerin yeni dini (Ýslam) kabul etmeleriyle, mevcut sosyal yaþam gerçeklerini bir anda ve tümüyle terk etmeleri beklenemezdi elbette. Þamanizmin Alevilerin (özellikle Kýzýlbaþlar) inanýþ ve yaþayýþlarýnda daha çok yer etmesinin nedeni ise, daha önce de belirttiðimiz gibi, bu topluluklarýn (yeterli) yazýlý dinsel kayýtlara-kaynaklara ve dolayýsýyla entelektüel birikime sahip olmamalarýdýr diye düþünüyorum.
Mesela; Þamanizmdeki “ata” kültü ile Alevilikteki “evliya” figürü arasýnda önemli benzerlikler vardýr. Onlar her daim “bilen, gören, veren, üstesinden gelen, insanüstü güçlere sahip” varlýklardýr. Dini merasimleri idare eden, mistik anlatýlarý sunan, aðýtlar yakan, þifa sunan, þevk veren þamanlarýn ve kamlarýn yerini, Alevilikte dedeler ve ozanlar almýþtýr. Onlar da dini merasimleri yöneten, sosyal olaylara müdahale eden, taliplerin (baðlýlar) sorunlarýný çözen, evliklerine karar kýlan, doðacak çocuklarýna isim veren toplum önderleridir.
Mistik anlatýlarýn, dinsel törenlerin þamanizmdekilerle büyük benzerlikler gösterdiði de aþikârdýr. Ülkemizde saz sanatçýlarýnýn ve halk ezgilerinin pek çoðunun Alevi cemaatlerinden çýkmasýnýn ve bunlarýn büyük bir kýsmýnýn dede ve onlarýn sülalelerinden olmasýnýn nedenlerinden birisi de bu olsa gerektir.
Ancak bütün bu benzeþmeler, daha önce anlattýðýmýz dinsel temeller ve özellikle Ehl-i Beyt sevgisi ve baðlýlýðý göz önünde bulundurulduðunda, Aleviliðin gizli bir Þamanizm olarak nitelendirilmesi için yeterli kabul edilemez.
ALEVÝLÝKTE “SIR”
Alevilikte dini inanç ve ritüellerin bütününe “sýr” denir. Aslýnda bu bir “gizleme veya gizlenme”dir. Belki her tarikatta olan bir þeydir ama Alevilikteki farklý siyasal etkilerin (baský, korku) daha çok olduðudur.
Ancak son zamanlarda güçlenen sivil toplum, iç içe yaþanan þehir hayatý, toplumlarýn üzerindeki baskýlarýn azalmasý, özgürlüklerin benimsenmesi sayesinde “sýr”lar açýða vurulmuþ, mesela cem törenleri televizyonlardan naklen yayýnlanýr olmuþtur. Böylece küçük-kapalý toplumlarda sýr olarak tutularak korunabilen öðreti ve ritüeller yaygýn ve daðýnýk þehir toplumundaki insanlara ulaþtýrýlabilir olmuþtur.
Bu arada cem törenlerine sadece yetiþkin insanlarýn katýlabildiðini ve evlilik þartý arandýðýný da belirtmek gerekiyor. Tanrýyla kavuþmanýn gerçekleþtirilmeye çalýþýldýðý bu törenlerde “çeraðý üfleme” merasiminin “mum söndü” þeklinde algýlanmasýnýn ne derece sýð bir yorum ve ayýp þey olduðunu sanýyorum bu þart bile tek baþýna anlatmaya kâfidir. Bunun sebebi muhtemelen; Alevilikte, Sünni anlayýþýn tersine olarak, sosyal ve dinsel yaþamda kadýn ve erkeðin daha çok yan yana olmasýnýn anlaþýlmasýndaki güçlüktür diye düþünüyorum.
MUHASÝPLÝK VE DÜÞKÜNLÜK
Muhasiplik yol ve ahret kardeþliði anlamýna gelir. Bununla insanlar arasýnda kardeþlikten öte derin baðlar kurulur. Önceden belirlenen adaylar cem törenlerinde, dedeler tarafýndan “kardeþ-bacý” ilan edilir. Davranýþlarýnda kesin bir baðlayýcýlýk kabulünün içine girerler. Bunlara uymayan insanlar “düþkün” ilan edilir ve cezalandýrýlarak toplum dýþýna itilir. Mesela; zina, tecavüz, hýrsýzlýk, muhasiplik andýndan dönüþ düþkün ilan edilme sebeplerindendir.
Ancak birey kimliðinin geliþtiði günümüz þehir yaþamýnda, bütün bunlarýn ciddi manada anlamýný yitirdiðini söylemek mümkündür. Dedeler, toplumu bütünüyle kontrol edebildikleri dini-mistik-sosyal önderliklerini büyük ölçüde kaybetmiþlerdir. Günümüz Türkiye’sinde diðer (Sünni) tarikatlar güçlenirken, Alevilerdeki bu dinsel ve sosyal otorite zayýflamasý her ne kadar aleyhte bir durum gibi gözüküyorsa da ben bunu, þehir yaþamý içerisinde insanlarýn daha özgürce birbirlerine yaklaþabilecekleri olumlu bir durum olarak deðerlendiriyorum.
ALEVÝLÝK, CUMHURÝYET, LAÝKLÝK VE SOL
Cumhuriyetin kuruluþ aþamasýnda Bektaþi dergâhý milli mücadeleye önemli katkýlar yapmýþtýr. Ancak tekke ve zaviyelerin kapatýlmasýndan Alevilik de etkilenmiþ, Sünni tekkeler gibi onlarýn da mallarýna el konulmuþtur. Bu arada devlet, toplumu mistik güçlerden kurtarmak üzere, bilgiyi merkeze alan ama gerçekte Sünni anlayýþýn egemenliðinde olan Diyanet Ýþleri Baþkanlýðý’ný kurmuþtur.
Bütün bunlar Alevileri yaralamýþtýr ancak yine de Alevi Bektaþi þeyhleri Cumhuriyet döneminde (kalkýþmada bulunmadýkça) sürgün yememiþ, zarar görmemiþlerdir. Dahasý devlet mekanizmasýnda, siyasal ve sosyal yaþamda kendilerine yer bulabilmiþlerdir. Bu sebeplerle Aleviler her zaman, yeni devletin kurucu iradesi olan Cumhuriyet Halk Partisi’ne ve onun laik yaþam anlayýþýna kendilerini daha yakýn bulmuþlardýr.
Son on yýllarda, þehir yaþamýyla birlikte geleneksel yapýsýndan kopan bazý Alevilerin kafasýnýn materyalist bir felsefe ve zamane kavramlarla karýþtýrýldýðý bir vakýadýr. Aleviliði “Anadolu’nun otantik öðretisi” olarak gören Hacý Bektaþi Veli Kültür ve Tanýtma Dernekleri, Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri bu türden örgütlenmelerdir. Bu yönleriyle, Aleviliði “Ýslam’ýn özü ve Ýslam’ýn Türk yorumu” olarak gören Cem Vakfý ve Ehl-i Beyt Vakfý’ndan ayrýlmaktadýrlar.
Sonuç itibarýyla; Alevilik bugün ortak bir teolojik anlayýþtan yoksundur. Belirleyici bir dini otorite de mevcut deðildir. Belki Avrupa’da kurulan “Dedeler Konseyi” bunu karþýlayabilecektir ama anlaþýlan odur ki bunun için çok zaman gerekecektir. Sorunsalýn temelden çözümlenebilmesi için baþvurulabilecek asýl kaynaðýn yine Kur’an olmasý, sosyal barýþ için “Le kum dinikum veliyedin” kaidesinin esas alýnmasý gerektiði kanaatindeyim.