|
Biliyorum bu yazýyý okuyan bazý insanlar bana hemen “hain” damgasýný vuracak ve düþman ilan edecek; en azýndan yanýmdan uzaklaþacak, karþýt pozisyon alacak. Bir kýsmý da dudak bükecek; “ O da modaya uydu, Hanefi Avcý rüzgârýna kapýldý, oyuna geldi ya da gündem yaratacak bir konuyla meþhur olmak istiyor” filân diyecek…
Bunlar neresinden bakarsanýz bakýn getirisi olmayan, bayaðý ve can sýkýcý þeyler. Ama, “Yaa, bu adam doðru söylüyor, evet belki çok fazla göze çarpmýyor ama galiba böyle þeyler oluyor, dolayýsýyla konuþulmaya deðer bir konu” diyenler çýkarsa da bu, iþin tesellisi olacak ve bana cesaret verecek.
Bazen, “Ýlle de ‘neyse o’yu söylemek zorunda mýsýn be adam” diye kendime kýzýyor; “reel politiðin bu derece ‘insanýn kafasýna kafasýna vurduðu’, insan iliþkilerinin (hatta dostluklarýn) bu kadar (bizim Rize bölgesi tabiriyle) telden (ince iplik) tuttuðu, yargý deðerlerinin bu nebze yerlerde süründüðü ve neredeyse her iliþkinin menfaat-kazanç-makam-mevki-para-pul üzerine kurulduðu bir dünya’da, sana hiçbir þekilde faydasý olmayacak, býrak faydayý baþýný belaya sokacak böyle iþlere, bu tür netameli konulara niye giriyorsun, ne diye önünü týkýyor, saðýný-solunu tehlikeye atýyorsun be adam?” diye söyleniyorum?!.. Hem de Ergenekon soruþturmasý kapsamýnda ortaya çýkan, altýnda Jandarma Kurmay Albay Hasan Atilla Uður’un imzasýný taþýyan, 6 Þubat 2004 tarihli “Ýrticai Kadrolaþma Çizelgesi” nde fiþlenen 76 üst düzey bürokratýn arasýnda bulunmaya mazhar olmuþken! (Þamil Tayyar, Star Gazetesi, 28.05.2010)… Yani, þimdi ayný cenahtan, tersine… Hay Allah!...
Doðrusu geçen haftaya kadar bu müzmin sorunun cevabýný tam olarak bulamamýþtým. Genellikle, “Ya, Allah bizi de böyle yarattý arkadaþ; bir yanlýþ varsa söylemeden, bir doðru varsa altýný çizmeden, bir güzel varsa dile getirmeden edemiyorum” þeklinde harc-ý alem bir þeyler söylüyordum. Davranýþýma dayanak oluþturacak somut bir örnekleme yapamýyordum yani.
…Telefon çaldý. Diðer uçta eski milletvekillerinden, araþtýrmacý-yazar H.Hüseyin Ceylan dostumuz vardý. Sayýn Ceylan telefonu açar açmaz o entelektüel, hareketli ve heyecanlý kiþiliðiyle þunlarý söyledi: “Sevgili Hocam birileri ‘Ne diyorsa o’ diyor, sense ‘Neyse o’ diyorsun; Allah senden razý olsun”.
Onun böyle hemen konuþmaya baþlamasýna, konuyu daha açmadan birkaç cümleyle derleyip toparlamasýna alýþýktým ama ne yalan söyleyeyim buna yine de biraz þaþýrmýþtým. Her defasýnda, o derleyip toparlarken ben de ona ayak uydurur ve belli bir akordu yakalardýk ama bu defa öyle olmadý.
Devam etti dostum: “Neyse o” düsturu Kur’an’ýn, Ýslam’ýn ve Sufi geleneðin, “Ne diyorsa o” ise Kuran dýþýlýðýn, Ýslam dýþýlýðýn, Harici’liðin görüþüdür. Hakka yakýn olan, Ýslâm’a has olan, bizim yapmamýz gereken birincisidir”… Artýk baþka bir þey konuþmaya hacet kalmamýþtý; aradýðým cevabý bulmuþtum çünkü. Ben de “Allah senden de razý olsun” dedim ve telefonu kapattým. Ve de bu bilge görüþten aldýðým güçle okumakta olduðunuz makaleyi yazmaya karar verdim.
Öyle ya, ben Sufi geleneðine de uygun olmak üzere Kur’ani, Ýslami bir þeyler yazacaktým, bunun kime ne zararý olabilirdi ki. Yazdýklarým bu çerçevede olacaðýna göre yazmaktan niye çekinecektim ki. Harici deðildim, kimseyi de haricilikle suçlamýyordum… Sonunda þu kanaate vardým: Asýl mesele yazdýklarýmýn gerçekten “neyse o” yu yansýtýp yansýtmadýðý, insanýmýzýn iyiliðine dolayýsýyla Allah rýzasýný kazanmaya matuf olup olmadýðýdýr.
Peki, iþin içinde nefsani veya menfaate dayalý bir þey olabilir mi?.. Kesinlikle hayýr. Millet, þuradan ya da buradan; en azýndan, bir yýlý aþkýn bir süredir bu sütunlarda yazdýklarýmdan beni tanýyor. Ýyi niyetimden þüphe edilmeyeceðine inanýyorum. Burada, tek endiþem bazý cemaat baðlýsý (aslýnda baðýmlýsý demek lazým; buna açýklýk getireceðim!) okurlarýmýn ya da bu yazýyý okumadan birilerinden duyup da deðerlendirme yapacaklarýn “baðýmlýlýk þuursuzluðu” içerisinde refleks olarak tepki vermeleri ve yargýsýz infaz yapmalarý. Yanlýþ anlaþýlmasýn, ille de fiili anlamda bir þey olmasýný kastetmiyorum; onlarýn nezdinde kalplerinin tarafýmdan kýrýlmýþ olduðunu hissetmeleri dahi benim için verilmiþ bir yargýsýz infaz kararý olacaktýr.
Ama inandýðýný söylemek, Hakk’ý dile getirmek de imanýmýzýn bir gereði. Zira iþin içinde dilsiz þeytan olmak var!.. Ayrýca serde akademisyenlik var ve akademisyenlikte de “akademik namus” diye bir þey var.
…Yaklaþýk bir yýl önce, bugün yayýn hayatýnda olmayan bir gazetedeki “Neyse o” adlý sütunda ardý ardýna, “cemaat anlayýþýný” dile getiren ve onu “cemiyet anlayýþýyla” karþýlaþtýran üç makale sunmuþtum. Yani, yazý konusu olan baþlýðýn bugünkü konjonktürel havayla, daha açýk söylemek gerekirse Hanefi Avcý olayýyla uzaktan yakýndan ilgisi yok.
O makalelerin özü þuydu:
Cemaat; en kýsa tanýmýyla, ayný dini duygularý paylaþan benzer inanýþlara sahip insanlarýn toplumsal birlikteliðidir. Bu birliktelikteki amaç daha çok, ibadet etmek olmakla beraber aslýnda mensuplar kutsal gayeleri uðruna kaderlerini de paylaþýrlar; bu gaye deðiþmez bir þekilde Allahýn rýzasýný kazanmaktýr. “Ben” yerine “biz” (ki bu biz aslýnda bütün Müslümanlarý hatta bütün insanlýðý kapsar ÞÞ) anlayýþý vardýr, maddi düþünce ve çýkar söz konusu deðildir. Sonuçta bu birliktelikten kardeþlik, rahmet ve bereket doðacaðýna inanýlýr.
...Cemiyete gelince… yine bir “toplumsal birliktelik” olan bu kavramýn cemaat’le arasýndaki temel fark maneviyattan çok maddi kazanýmlarýn gaye edinilmesi ve insanlarýn ne kadar “biz” dese de özde “ben” duygusuyla hareket etmesidir.
Klasik cemaat anlayýþýnýn belleklerde býraktýðý izlenim; iþlerin akýlla deðil nakille, yani Allah katýndan kaynaklý dinsel kurallarla yürütüldüðü þeklindedir. Burada bir “en üst” denebilecek “yukarýsý” vardýr; fikirlerin, hükümlerin, buyruklarýn asýl kaynaðý-tek sahibi orasýdýr, temel kurallar deðiþmez ve bu kurallar (elbette içtihat yapýlabilir ama özü itibarýyla) insan aklýyla deðiþtirilemez (Sayýn H.H.Ceylan’ýn ‘Neyse o’ ya yakýþtýrdýðý budur).
Cemiyetlerde ise iþler kurallar, uygulamalar nakille deðil akýlla yürütülür; bu akýl insan kaynaklýdýr ve çoðu zaman aðýrlýklý olarak bir kiþiye aittir. Bu yönüyle, teorik anlamda bu iki birlikteliðin (cemaat, cemiyet) birbirinden (birinde en üstte kutsal bir varlýk yani Allah cc, diðerinde ise onun yarattýðý bir insan olsa da) farký yoktur. Çünkü burada da cemaat anlayýþýndaki gibi bir “en üst” vardýr; fikirler, hükümler, buyruklar oradan çýkar (Sayýn H.H.Ceylan’ýn ‘Ne diyorsa o’ için yakýþtýrdýðý da budur).
Kayýtsýz þartsýz itaat olan her yerde çoðu zaman bir cemaat kültürü ve cemaatleþmenin söz konusu olduðu bir gerçektir. Mesela “orduya sadakat þerefimizdir” (þimdi bunu ‘Erbakan’a sadakat þerefimizdir’ þeklinde kullananlar da var!) diyen bir insan kendini çok çaðdaþ olarak tanýmlasa da aslýnda bir cemaatçidir. Çünkü kayýtsýz þartsýz sadakat her durumda itaatý gerektirecek, aklý yok sayacak ve özgür iradeyi boðacaktýr. (Yani, bu makalede sözü edilen cemaat kavramýnýn boyutlarý bilinenlerle sýnýrlý deðil; yeri geldiðinde laikçi bir ordu da, mukaddesatý önceleyen siyasi bir parti de bu kavramýn içine girebilmektedir).
Bütün bunlarý, kýsmen tafsilatlý bir þekilde ifade ettikten sonra bazý sorular sorarak devam etmiþtim:
“Ýþin temeli böyle de günümüzdeki gerçeði nasýl? Bugünkü cemaat ve cemiyet anlayýþý böyle midir? Mesela, cemaatlerde faaliyet kapsamý sadece birlikte ibadet ederek daha çok sevap kazanmak ve Allah rýzasýna kavuþmakla mý sýnýrlýdýr ya da cemiyetlerde amaç maddi kazanýmlar noktasýnda mý kalmakta yoksa ona þu ya da bu þekilde kutsal anlamlar yükleyerek baþka boyutlar da eklenmekte midir? Yani faaliyetlerinde; cemaatler maneviyat, cemiyetler de maddiyatla mý sýnýrlý kalmaktadýr? Kalmýyorlarsa bunlarýn elleri kollarý nerelere kadar uzanmaktadýr?”
Makalenin sonuna doðru, kimseyi de incitmemeye çalýþarak;
“Günümüzdeki cemaat ve cemiyetlerin, baþta anlatmaya çalýþtýðýmýz temel fonksiyonlarýn dýþýna taþtýðýný, iki tipin bu açýdan birbirine yaklaþtýðýný, hedeflerin farklý noktalara yoðunlaþtýðýný, bu hedeflere varmak için gereken eleman ve kullanýlacak yöntemleri alýþýlagelmiþin ötesinde deðiþtirdiklerini” ifade etmiþ,
Ve asýl soruyu sormuþtum:
Gerçekten de “toplumsal birliktelik” diye ortak isimlendirmede bulunduðumuz cemaat veya cemiyetler (siyasal anlamda) partileþiyor mu ya da tersine, siyasi partiler cemaatleþiyor mu?
Bu sorudan sonra yazý dizisini siyasi partilerin cemaatleþmesi üzerine yoðunlaþtýrarak “Mesela, ülkemizin hemen her bölgesinden oy alabilen ve bu yönüyle ‘Ben Türkiye partisi’yim’ demekte haklý gibi görünen, yani iç iþleyiþ tarzýnda cemaat ya da cemiyet anlayýþýndan uzak olduðu düþünülmesi gereken Ak Parti’yi ele alalým… Partinin 3.Olaðan Kongresindeki sloganý “Biz birlikte Türkiye’yiz” idi... Ýlk bakýþta kulaða hoþ gelen bir dilek elbette bu. Bununla parti; demokratik açýlým sürecini yürütmeye devam ettiðini, insanlar arasýnda ayýrým yapmadýðýný, Türkiye partisi yani tüm vatandaþlarýn partisi olduðunu ifade ettiðini düþünüyor.” diye devam emiþ, bazý örnekler vererek partinin (en azýndan iþlerin yürütülmesinde takýnýlan anlayýþ itibarýyla) bir cemaatleþme sürecine girdiðine dair (bana göre yapýcý) eleþtirilerde bulunmuþtum.
Bu yazý dizisinde ise tam tersine, cemaatlerin siyasallaþmasýna ya da maneviyattan uzaklaþýp maddi kazanýmlar elde etmek noktasýnda ellerinin kollarýnýn nerelere kadar uzandýðýna dair bazý konulara deðineceðim.
…Evet, Türkiye’de yasal olmasa da ciddi bir cemaat-tarikat örgütlenmesi olduðu gerçektir. Aslýnda bunu (pek çok Ýslam ülkesinde olduðu gibi) sosyal hayatýn temel taþlarýndan biri olarak kabul etmek ve yadýrgamamak gerekir. Ancak son zamanlarda, bu cemaat-tarikatlarýn “anlayýþ” olarak geldikleri yer (ki bu geçen haftaki yazýmýzda bahsettiðimiz cemiyet anlayýþýna daha yakýndýr), faaliyet sahalarý, birbirleriyle ve devletle olan iliþkileri oldukça dikkat çekici noktalara ulaþmýþtýr.
Bunlarýn tabii bir sonucu olarak günümüzde, özellikle finans, medya, bürokrasi, üniversite gibi, kanýmca rutin faaliyetlerinin dýþýnda kalmasý gereken alanlarda da gücünü üst seviyelere çýkaran bazý cemaat-tarikatlar, hem içerden hem de dýþarýdan (yani hem cemaatlilerden hem de cemaatsizlerden!), haklý ya da haksýz saiklerle “devlete sahip olma ve devleti ele geçirme” gibi suçlamalarýn muhatabý olmak durumuna gelmiþtir. Burada, haklý ya da haksýz olduklarýna dair bir þey söylemek yersiz olacaktýr ama giderek genele matuf hale gelmeye baþlayan bu kanaatin oluþmasýnda, “kendi inanç, düþünce ve yöntemlerini en doðru, yararlý ve tek geçerli yol olarak kabul eden, diðerlerininkileri ise yanlýþ, faydasýz ve zararlý bulan tutucu anlayýþýn çok ciddi bir rolü olduðunu” söylemeden geçmek de doðru olmayacaktýr.
Bugün, geliþmeler onu gösteriyor ki, cemaatler arasýnda (cemaatlerin dýþýndan gelenleri bir tarafa býrakalým) kýyasýya bir “devlette yer kapma savaþý” yaþanmakta (‘devleti ele geçirmek’ tabirini kullanmak istemiyorum) ve bunu yaparken de diðerlerini ötekileþtirme, büyümelerine engel olma, mümkün olduðu kadar zayýflatma, sistem dýþýna itme gibi altýncý kol faaliyetleri sürdürülmektedir.
Kýsacasý “Biz” deðil “Ben” duygusuyla hareket eden bu gruplar diðerlerine hayat hakký tanýmamaktadýr… Bu arada, dinsel anlamda kardeþ saymalarý gereken ama günlük pratikte rakip gibi algýladýklarý cemaatlere bunlarý müstehâk görenlerin baþka kategorilere koyduklarý (cemaatsiz!) vatandaþlara neyi reva gördüklerini söylemeye çok da gerek yoktur sanýyorum!.. (Bazen, baþka bir cemaatin mensubu yerine, cemaatsiz birinin tercih edildiði durumlar da olmuyor deðil!)
Açýk yüreklilikle ve cesaretle söylemek gerekiyor: Dün milleti paylaþmak için (tabii Ýslam adýna ve o insanlarý kurtarmak için!) yapýlan örtülü mücadele bugün devleti(n zenginliðini) paylaþmak üzere (yine Ýslam adýna ve hem insanlarý, hem memleketi kurtarmak için!) verilen örtülü bir savaþa dönüþmüþ durumdadýr.
Evet, yaþanan gerçeklik budur… Bunu görmezden gelmenin, yok saymanýn, üstünü örtmenin (en azýndan uzun vadede) hiç kimseye ya da guruba faydasý yoktur, olmayacaktýr. Çünkü bu süreçte herkesin bir yanýndan çekiþtirdiði devlet (iç bünye itibarýyla) giderek zayýflayacak, “gücün ele geçirildiði alanda baþkalarýna asla yer vermeme gibi dýþlayýcý anlayýþ” toplumu parçalara bölecek, kalpleri yaralayacak, fitne ve husumetlere sebep olacaktýr… Netice itibarýyla bütün bunlarla “dine hizmet edildiðini söylemek” de havada kalan boþ bir inançtan öteye geçemeyecektir.
“Bu paylaþmadaki amaç ne kadar maddidir, ne kadar manevidir, ne kadar ‘ben’ içindir, ne kadar ‘biz’ içindir”sorusu ise üzerinde durulmasý gereken asýl konudur. Bunlarý kimseden çekinmeden konuþmak, tartýþmak gerekiyor; henüz gönüller bütünüyle kýrýlmadan, insanlar birbirine düþmeden, fiili çatýþma dönemine girmeden… Bunu yapalým. Evet, bunu insanýmýz için, milletimiz için, devletimiz için yapalým. Dahasý Allah rýzasý için yapalým; kendimizi kurtarmak ve dilsiz þeytan olmamak için yapalým… Kanýmca iþin boyutu sanýldýðýndan da büyüktür. Zira konuþtuðum bazý cemaat ehli dostlarýn anlattýðýna göre bu örtülü savaþtaki meydan sadece yurt içiyle de sýnýrlý deðil!
Ýþin bir de siyasal pratiði ilgilendiren yönü var… Bilindiði gibi önümüzdeki yýl genel seçimler yapýlacak. Devletin (yani en büyük gücün) kurumsal anlamda giderek siyaset ve siyasetçilerle (TBMM) özdeþleþmeye baþladýðý bir ortamda, elini kolunu her alana uzatan bu tür cemaat-tarikatlarýn sahayý boþ býrakmayacaðý tahmin edilemeyecek bir öngörü deðil. Çünkü geliþen demokrasimizin bugün vardýðý noktada, herkes inanýyor ki “yer kapma, paylaþma ya da sahip olmanýn kestirme yolu” artýk büyük ölçüde buradan geçmektedir! Bu baðlamda, liderlerin, özellikle yeni hükümeti kurmaya en yakýn siyasi parti olarak gözüken Ak Parti’nin büyüklerinin bu hususa özellikle dikkat etmeleri hem milletimiz, hem devletimiz hem de (cemaatler arasýndaki bu çekiþmenin yaratacaðý olumsuz imajýn peþinen önlenmesi anlamýnda) Müslümanlýk için yararlý olacaktýr kanaatindeyim.
Bu belki ilerde, parti içerisindeki cemaate dayalý gruplarýn yukarýdan gelen (kutsal bir emir gibi addettikleri) talimatlarla hareket ederek partiyi bölmeleri tehlikesine karþý da þimdiden alýnmýþ bir tedbir olacaktýr.
…”Gördüklerim þunlardýr, duyduklarým bunlar; þu adam þöyle yaptý, bu kurum böyle” gibi somut örneklemelere girmeyeceðim elbette ama (…) sýnav jürisinde yer almak gibi önemli bir noktaya gelmiþ akademik kariyerli bir insanýn sarf ettiði; “duyduðumda beni yüreðimin tam ortasýndan vuran, cemaatlere karþý olan yargý deðerlerimi alt üst eden, dahasý beni Müslümanlar, memleket ve tüm insanlýk adýna korku ve endiþeye sevk eden ve de (bir Müslüman olarak) utandýran” bir sözü de yazmadan geçemeyeceðim: “Kul hakký derken söz konusu olan Müslümandýr. Yani bir insan Müslümansa hakký vardýr.”
Burasý, tek kelimeyle artýk “sözün bittiði yer”… Üstelik bu zat, söz konusu olan kiþinin Müslümanlýðýna da kendisi karar veriyor!!! Yani, þimdi… Ne denebilir ki; “Allah akýl fikir versin, Allah ýslah etsin, Allah bu insanlarý, bu Müslümanlarý, bu memleketi senin gibi insanlardan ve böyle anlayýþlardan korusun” dan baþka?
Adýný vermeyeceðim bir cemaatin baðýmlýsý olan (baðlýsý deðil!), evrensel akademik anlayýþtan ve (söylemeden geçemiyorum) bilimsel namustan yoksun o insanýn bu görüþünün ne derece isabetsiz, tehlikeli ve zararlý olduðunun altýný özellikle çizmek istiyorum. Eðer böyle bir anlayýþ cemaatlerin geneline þamil olursa (veya olmuþsa), vay halimize!.. Bu durumda, önümüzdeki yýllar milletimiz için çok zor geçecek, insanýmýz, devletimiz ve de (baþkalarý tarafýndan algýlanmak babýnda) dinimiz bundan çok zarar görecek demektir. Çünkü cemaat-tarikatlarýn önemli bir kýsmý bugün, büyük ölçüde, özde temel gayeleri olan maneviyat kazanýmýný amaç edinmekten uzaklaþmýþ, (daha çok cemiyetlere has olan) maddi kazanýmlarý gaye edinir hâle gelmiþtir. Üzülerek ifade ediyorum ki bunu masonluk, rotaryenlik ya da yabancý ülkelerdeki diðer ‘society’ lere benzetenler de az deðil.
Bir harekete inanmak, ona baðlanmak, onun düsturlarý doðrultusunda hareket etmek ve tercih edilen istikamette bir yaþam sürmek, (baþkalarýnýn hukukunu ihlal etmedikten sonra) elbette ki herkesin hakkýdýr. Buna devlet dahil hiç kimse karýþamaz, karýþmamalýdýr. Ancak kiþi ya da grup olarak elde edinilen güçle “diðer insanlarý ya da gruplarý ötekileþtirmek, onlarýn fikir, talep veya davranýþlarýný hak ve özgürlük kavramlarýnýn dýþýnda tutarak yaþama hakkýndan yoksun kýlmak” mukadderdir ki,Hakk’ýn rýzasýný kazanmayý amaç edinmesi gereken cemaatleþme olgusunu rayýndan çýkaracak, kutsallýktan uzaklaþtýracak, “cemaatçilik” vasfýna bürünecektir. Ýþte bizim asýl karþý çýktýðýmýz budur; kendi mukaddesatý içerisinde kalan cemaatler deðil.
Yüce yaratýcýmýzýn bile kitabýnda “ben” demediði yerde, herkes kendi cemaati anlamýnda “ben” demeye baþlar ve “Neyse o” yerine “Ne diyorsa o” yu benimserse, sonunda olacak olan; duygu-düþünce-eleþtiri-tahlil-tespit gibi özgürlüklerle muhabbet-aþk-gönül gibi içsel zenginliklerin kaybolmasý, hak-hukuk-ehliyet-liyakat-teamül-hoþgörü-sevgi-kardeþlik-birlikte yaþama iradesi-ortak kader gibi insaný insan, millet, millet yapan deðerlerin ortadan kalkmasýdýr ki bu durumda rahmet ve bereket de bizden uzaklaþmýþ olacaktýr artýk.
Sonuç her durumda, herkes için külliyen ziyandýr. Kaybedilen hem bu dünya hem de öbür dünyadýr (Doðrusunu elbette Allah cc. bilir).
Öyleyse, inanan-inanmayan, cemaatli-cemaatsýz, þu soydan bu boydan insanlar olarak hep birlikte dua edelim: “Allah bu insanlarý, bu Müslümanlarý, bu memleketi, bu devleti cemâatÇÝLÝKten korusun..”
Evet, bu yazý dizisinin (þimdilik!) sonuna geldik. Peki, bunlarý yazmazsam olmaz mýydý? Yani iþler, tam da, aslýnda bize de uzak olmayan birileri adýna iyi giderken, bu iþten nemalanmak varken!?..
Bu soruya, geçen yýlký yazý dizimizin sonunda þöyle bir paragrafla cevap vermiþtim:
“Eðer bunlarý yazmazsam, bazý güçlerin aklým ve iradem üzerinde tasarruf sahibi olduðunu kabul etmiþ olurum ki bunu ben; kendime inanç açýsýndan zillet, Allah’a iman açýsýndan da küfür sayarým. Zira inandýðým kitap; ‘O, kullarýnýn üstünde yegane kudret ve tasarruf sahibidir.’ yani, ‘kullarýn üstünde tek kudret sahibi Allah’týr’ diyor.”
Ve son bir duayla yazý dizimizi bitirelim: “Allah (cc) sonumuzu hayreylesin. Amin.”
|